arama

Kıbrıs Meselesi Tarihi Süreci (Kıbrıs Sorunu)

Kıbrıs Meselesi - Kıbrıs Sorunu
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • paylaş
  • Tolga Yaman Tolga Yaman

Kıbrıs meselesi adadaki İngiliz sömürge yönetiminin sona ermesinden itibaren gerek Türkler gerek Rumlar gerekse de konuya taraf olan pek çok ülke için temel bir sorun kaynağı olmuştur. Önceleri İngilizlerle Rumlar arasında yaşanan çatışmalar zamanla bir Türk-Rum savaşına dönüşmüştür. Tarihsel gelişim sürecinde adadaki Türk halkı yoğun baskı görmesine rağmen diplomatik anlamda kazançlı çıkmayı başaranlar Rumlar olmuştur. Rumlar, batılı ülkelerin desteğiyle istedikleri hemen her şeyi elde etmiş sayılırlar.

“Giritliler neden kurtuldular biliyor musunuz? Bir gece hepsi birlikte ayaklandılar ve Türkleri boğazlayarak ortadan kaldırdılar. Bizim elimize Kıbrıs Türklerini kesip doğrama fırsatı geçti ama liderlerimiz her şeyi berbat ederek yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Türk, Türk’tür. Köpeklere benzerler hepsi de.” ( To Periodiko Dergisi, Temmuz 1993) [1]

“Bugün Kıbrıs’ta Giritli Rumlar yaşasaydı kuzeyde tek bir Türk bile kalmayacaktı.”(General Yeoryios Sirodokis, Rum Milli Muhafız Ordusu Eski Komutanı, Selides Dergisi, 8 Ekim 1992) [2]

Kıbrıs Meselesi (Kıbrıs Sorunu) ve Tarihsel Gelişimi

Kıbrıs; Anadolu, Mısır, Suriye, Filistin ve Yunanistan arasındaki ticaret yollarının kavşak noktasında bulunan bir ada olarak tarih boyunca daima stratejik bir öneme sahip oldu. Yıllar boyunca bölgede egemenlik kurmak isteyen güçler Kıbrıs’ı yoğun ve sürekli bir çatışmanın merkezi haline getirdiler.

Kıbrıs Meselesi (Kıbrıs Sorunu) Nedir?

Kıbrıs Meselesi (Kıbrıs Sorunu) Nedir?

Kritik bir pozisyonda bulunan ada önceleri Memlüklerin, ardından Venediklilerin kontrolüne girdi. Osmanlılar, Kıbrıs’ı 1571’de Venediklilerin elinden aldı ve adadaki Türk egemenliği 1878’e dek sürdü. Osmanlı’nın egemenliğine darbe ise o dönemlerin en güçlü Batılı devleti olan Hindistan yolunu güvenlik altına almaya çalışan İngiltere’den geldi. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Doğu Akdeniz’in güvenliğini sağlamak ve Osmanlı’yı Rusya’ya karşı korumak bahanesiyle İngilizler, Osmanlı üzerinde baskı kurmaya başladılar. Her ne kadar Abdülhamit karşı çıksa da İngiltere, 12 Temmuz 1878’de Kıbrıs’ı “geçici” olduğu iddiasıyla işgal etti.

Enosis Nedir?

Bu arada adadaki Rumlar adanın Yunanistan’a katılımı anlamına gelecek ENOSİS taleplerini İngilizlere iletmişlerdi. Ancak uzun yıllar İngilizler bu taleplere kulak tıkadı. Adada nüfus olarak Türkler ve Rumlar fazla olsa da İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar hâkim güç İngiltere oldu. İngiltere, 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasıyla Filistin’den çekilince İngilizlerin elinde bölgede yalnızca Kıbrıs kaldı.

Kıbrıslı Rumlar İngiltere’nin olumsuz tavrına rağmen 1948’de kilisenin öncülük ettiği bir halk oylaması düzenlediler ve büyük çoğunluk ENOSİS isteğini tekrarladı. Ancak İngilizler bunu dikkate almadılar.

1951’de Yunanistan’ın NATO’ya girmesiyle Rumlar adada egemenlik için tekrar cesaretlendiler. 1954’te BM’ye başvuran Yunanistan ada için self-determinasyon istedi ancak bu talep kabul edilmedi. BM’deki bu görüşmelerde Türk tarafı da yer aldı ve Adnan Menderes Hükümeti, Kıbrıs’ın İngiltere’ye ait olduğunu ileri sürdü.

EOKA Nedir?

Yunanlılar ve Rumlar, diplomatik yönden amaçlarına ulaşamayınca silaha sarılmaya karar verdiler. Türk düşmanlığıyla tanınan Albay Gherghios Grivas, Başpiskopos Makarios’a danışarak yer altı gerilla örgütü EOKA’yı (Kıbrıs Savaşçıları Ulusal Örgütü) kurdu ve 31 Mart 1955’ten itibaren Rumların terör eylemleri başladı. Şiddet eylemleri en başta adadaki İngiliz güçlerini hedef alıyordu. İngilizler de buna yakaladıkları gerillaları idam ederek karşılık veriyor, bu durum Rumların İngilizlere duyduğu nefreti arttırıyordu. İngiltere zor durumdaydı ancak adadan vazgeçemezdi zira İngiltere’nin Ortadoğu’daki petrol kaynaklarını koruyabilmesi için ada bir üs durumundaydı. Fakat İngiltere bir süre sonra çözümü buldu. Bu çözüm, yüzyıllardır yürüttükleri emperyalist politikaların bir benzeriydi. İngiltere, aradan çekilecek ve adadaki çıkarlarını koruyacak şekilde Kıbrıs halkını birbirine düşürecekti. Daha fazla İngiliz’in ölmesine gerek yoktu. Kıbrıs’ta yaşayan Türkler ve Rumların çatışma içine girmesi yani klasik “böl-yönet” politikası kapıyı açan anahtar olacaktı.

Rumlar, kör bir bağnazlıkla ENOSİS için önlerine gelen herkesi yok edebilecek bir psikolojik durum içindeydiler. Türkiye ise adadaki soydaşlarını korumak için o güne kadar hiç bir hazırlık yapmamıştı. Menderes Hükümeti’nin Kıbrıs’la ilgili bir politikası yoktu. Menderes ve arkadaşları uluslararası arenada Kıbrıs konusunda İngilizleri desteklemiş ancak kendisi hiçbir zaman inisiyatif almamıştı. EOKA’ya karşı tek tedbir 1958’de kurulan TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı) olmuştu.

1955’ten sonra Türkiye’de ve Yunanistan’da kitle eylemleri başladı. Bu gösterilerde Türkler “taksim”, Yunanlılar ise ENOSİS taleplerini ifade ettiler ve bu talepler devletlerin resmi görüşü haline geldi.

Olaylar İngilizlerin istediği gibi başlamış ancak zamanla kontrolden çıkmıştı. ABD, Kıbrıs konusunda İngiltere’nin yanında olmaya niyetli değil gibiydi. İngiltere adada tam hâkimiyet kuramayacağını anlamıştı.

1959’da İngilizler Yunanistan ve Türkiye’yi Kıbrıs sorununu görüşmek üzerine toplantıya çağırdılar. Kıbrıs’tan herhangi bir temsilci çağırılmamıştı ve İngiltere bu tavrı bilinçli olarak takınmıştı. 1959’da imzalanan Zürih ve Londra anlaşmalarıyla 16 Ağustos 1960’tan itibaren Kıbrıs bağımsız bir cumhuriyet olacak, İngiltere’ye adanın belirli bölgelerinde egemenlik hakkı tanınacak, Türkiye ve Yunanistan da Kıbrıs’ta az da olsa asker bulundurabilecekti.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Makarios, yardımcısı ise Fazıl Küçük oldu. Anayasaya göre Türklere adanın yönetim ve yürütme organlarında %30 oranında katılma hakkı tanınmıştı. Garantörlük Anlaşması’na göreyse “Kıbrıs’ın bağımsızlığının korunması” ve “Anayasanın uygulanmasını sağlamak” için Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’ye garantör ülke sıfatı veriliyordu.

Zaman içinde Kıbrıs’ta sorunun bu şekilde çözülemeyeceği anlaşıldı. Türkler de Yunanlılar da eski taleplerinden vazgeçmiş değillerdi. İngiltere adadaki üslerini koruyup aradan çekilmişti. Şimdi çatışacak olanlar Türkler ile Yunanlılardı.

Rumlar, kısa süre sonra anayasanın Türklere verdiği haklarla ilgili şikâyetlerini dile getirmeye başladılar. Bu arada Anayasa Mahkemesi’nin Türkler lehine verdiği kararlar uygulanmıyor, EOKA da şiddet eylemlerini sürdürüyordu. Nitekim 1963’te Makarios, Anayasa’yı değiştirmek istediklerini resmen açıkladı. Açıklamanın hemen ardından üç günde 24 Türk öldürüldü. Saldırıları durdurmak için Türk jetleri ada üzerinde uyarı uçuşları yaptılar.

Ocak 1964’te Londra’da bir toplantı yapıldı ve Rumlar Garanti Anlaşması’nın kaldırılmasını istediler ancak toplantıdan bir sonuç çıkmadı. Rumlar bu süreçte saldırılarını arttırdılar. Bunun üzerine Türk donanması adaya doğru yola çıktı ancak bir süre sonra geri döndü. Nisan 1964’te Makarios, Londra ve Zürih anlaşmalarını tanımadıklarını açıkladı. Türkiye ise gerekirse adaya operasyon yapabileceği açıklamasını yaptı. Bunun üzerine ABD Başkanı Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye, Türkiye’yi tehdit eden ve ABD’nin verdiği silahların adada kullanılamayacağını ifade eden meşhur “Johnson Mektubu”nu yoladı.

1967’de Yunanistan’da faşist bir darbe oldu ve Albaylar Cuntası yönetimi ele aldı. EOKA örgütü cuntadan da destek alarak saldırılarını yoğunlaştırdı. Bunun üzerine 1967’de “Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi” kuruldu.

15 Temmuz 1974 yılında bir faşist darbe de Kıbrıs’ta oldu. Makarios ABD’ye kaçtı. Nikos Sampson da cumhurbaşkanı ilan edildi. Türkiye darbenin ardından İngiltere’ye garantörlük haklarını kullanarak adaya birlikte müdahale etme talebini iletti. Rumların saldırıları artık soykırım noktasına doğru yönelmeye başlamıştı. Ancak İngilizler müdahaleye yanaşmadılar. Artık Rumlarla Türkler çatışıyordu ve İngiliz askerlerinin ölmesine gerek yoktu. Tarihçi David Philips bu noktada İngiltere’nin Kıbrıs politikasıyla ilgili olarak şunları söylemiştir:

“İngiltere, uygulayacağı daha uysal, az hırslı ve uzak görüşlü bir politika ile hem bunca kan dökülmesini engellemiş olur hem de daha kolay bir çözüm yolu yaratarak kendisi için de daha yararlı sonuçlar elde edebilirdi. Kıbrıs konusu, İngiliz Milletler Topluluğu adını alan bir imparatorluğun tarihinin en yüz kızartıcı sayfalarından biridir.”[3]

Kıbrıs Barış Harekatı

İngiltere’den destek bulamayan Türkiye 1974’te “Kıbrıs Barış Harekâtı” adı verilen bir operasyonla adanın kuzeyini işgal etti. Harekât sonucu hem Kıbrıs hem de Yunanistan’daki cuntalar yıkıldı. Yunanistan’da Karamanlis, Kıbrıs’ta da Makarios cumhurbaşkanı oldular. Bu noktadan sonra Türkler ve Rumlar arasında görüşmeler tekrar başladı. Ancak Rumlar Londra ve Zürih anlaşmalarıyla Türklere verilen hakları tanımamakta ısrar ediyorlardı. Sonuçta görüşmeler başarısızlıkla bitti ve 13 Şubat 1974’te “Kıbrıs Türk Federe Devleti” kuruldu. Rauf Denktaş da ilk cumhurbaşkanı ilan edildi.

Kıbrıs Barış Harekatı

Kıbrıs Barış Harekatı

1975’te BM Genel Sekreteri Waldheim’ın gözetiminde iki taraf arasında nüfus değişimi yapıldı ve ada fiilen ikiye bölündü. 1979’da yine BM Genel Sekreteri’nin çabalarıyla taraflar bir araya geldiler ancak uzlaşmaya varılamadı ve Haziran 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu.

1986’da dönemin BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar Türkleri ve Rumları tekrar masaya oturttu ancak Rumların katı tutumu nedeniyle yine anlaşma sağlanamadı.

Rumlar, bu noktadan sonra Türkleri sıkıştırmak için Batı ile ilişkilerini güçlendirmeye başladılar. 1987’de AET ile Rumlar Gümrük Birliği Anlaşmasını imzaladılar. Rumlar, ENOSİS’i AB yoluyla gerçekleştireceklerdi. Bütün Batı dünyası başta ABD olmak üzere Kuzey Kıbrıs’a ambargo uygularken Güney Kıbrıs’a her türlü destek veriliyordu. Hatta zaman içinde Güney Kıbrıs dünyanın önde gelen kara para aklayıcısı ülkelerinden biri olup bu yolla zenginleşirken Batılılar Rumlara verdikleri desteği ısrarla devam ettiriyorlardı.

Kıbrıs artık Türk-Rum sorunu değil, Türk-Batı sorunu haline gelmişti. ABD ve AB, bölgedeki çıkarlarına ulaşmak için Kıbrıslı Rumları kullanıyordu. Nitekim süreç sonunda Kıbrıs adası Batı’nın Türkiye’ye yönelttiği bir tehdit haline gelecekti. Bütün bunlar olurken Batılılar imza attıkları anlaşmaları da inkâr edeceklerdi. Öyle ki 1959’da imzalanan Garanti Anlaşması’na göre Kıbrıs’ın, anlaşmaya imza atan üç ülkenin de onayı olmadan uluslararası bir örgüte katılması mümkün değildi. Anlaşmanın 1.maddesi şöyleydi: “Kıbrıs Cumhuriyeti, tümünün ya da bir parçasının, herhangi bir devletle, herhangi bir siyasal ya da ekonomik birliğe katılmayacağı yükümlülüğünü üstlenmiştir. Bu çerçevede, başka herhangi bir devletle, dolaylı ya da dolaysız bir birliğe katılmanın yolunu açabilecek olan her etkinliği de yasakladığını açıklar”[4] Anlaşma maddesi böyleyken Kıbrıs önce 1987’de sonra da 2004’te AB ve kurumlarıyla bütünleşmiştir.

Avrupa Birliği ve Kıbrıs Sorunu

Avrupa Birliği, 1990’larla birlikte Türkiye’yi Kıbrıs üzerinden tehdit etmekte ve Türk politikacılar da bu duruma seyirci kalmaktaydılar. Avrupa Parlamentosu yıllardır Türkiye ile ilgili, Türkiye’yi suçlayan kararlar almaktadır. AP, 19 Eylül 1996 günü Kıbrıs’la ilgili kararında “AP, Türk Hükümetinden özellikle işgalci askeri güçlerini geri çekmesini ve Kıbrıs sorununa adil ve uygulanabilir bir çözüm çağrısında bulunan BM kararlarını kabul etmesini ve uygulamasını ister”[5] demektedir. AP’nin 17 Eylül 1998 tarihli kararındaysa “AP, Türkiye’ye adanın askersizleştirilmesini sağlamak amacıyla, Kıbrıs’tan askerlerini çekmesi için somut adımlar atma çağrısında bulunur” [6] denilmektedir. Bütün bunlar olurken yani AB Türkiye’den asker çekmesini isterken Rumları sürekli olarak silahlanmaktaydılar.

Avrupa Birliği ve Kıbrıs Sorunu

Avrupa Birliği ve Kıbrıs Sorunu

Avrupa Birliği ilerleyen dönemde de Kıbrıs’la ilgili taleplerini Türkiye’ye iletmeye devam etmekteydi. AP, 5 Ekim 2000’de şu kararı almıştı:

”Kıbrıs Cumhuriyeti’nin (Rumlar) adayı bir bütün olarak temsil etme hakkına sahip tek devlet olduğu kabul edilmiştir. Kıbrıs’ın en önemli toprakları 26 yıldır Türkiye tarafından işgal edilmiştir. Kıbrıs, Kopenhag Kriterleri’ni tam olarak yerine getirdiği için AB üyeliğine alınacaktır. Bu konuda Türkiye’nin yapacağı her türlü itiraz, politik ve manevi açıdan geçersizdir. Kıbrıs’ın AB’ye kabul görüşmelerinin mümkün olduğunca çabuk sonuçlandırılması için ısrar edilecektir. Kıbrıs’ın üyeliği AB’nin Doğu Akdeniz’deki etkisini güçlendirecektir. Kıbrıs Türk Kesimi ve Türkiye’nin bu konudaki iyi niyet eksikliği üzüntü vericidir.”[7]

Bu kararda da görüldüğü gibi AB, Kıbrıs’ı Doğu Akdeniz’de hegemonya kurmak için desteklediğini itiraf etmektedir. “İyi niyet eksikliği” sözüyle ise her isteklerini yerine getirmeyen ve Türklerin hakları için mücadele eden insanları kastettikleri söylenebilir. Bugün ise AB, Türkiye’yi istediği noktaya getirmiştir. Artık Türkiye’nin devlet politikaları sadece Kıbrıs’ta değil her yerde, Türk halkının çıkarlarına ters olsa da, son derece “iyi niyetlidir”.

Her ne kadar Mustafa Kemal hayattayken Kıbrıs’ın önemine dikkat çektiyse de onu takip edenlerin bunu pek de umursadıkları görülmemiştir. 1974 Harekâtı ve öncesindeki birtakım hava saldırıları dışında Türkiye Kıbrıs konusunda kararlı bir tavır takınamamıştır. 1974’te kazanılan mevziler başarısız ve dirayetsiz politikalar yüzünden kaybedilmeye başlanmıştır. Süreç içerisinde Türk işadamları ve kendilerine aydın diyen bazı çevreler Türkiye’nin ve Kıbrıslı Türklerin doğal hakları konusunda Rumlardan daha cüretkâr açıklamalar yapmaya başlamışlardır. Örneğin bir dönem medya tarafından başbakanlığa soyundurulmaya çalışılan işadamı Cem Boyner Kıbrıs’la ilgili olarak “Vatan sadece haritadan ibaret değildir”[8] diyerek “ver-kurtulcu” yaklaşımın başını çekenler arasında yer almıştır. Dönemin TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan da “Kıbrıs, Türkiye’nin AB üyeliği önünde çok önemli bir engeldir. Kıbrıs, stratejik öneme sahip bir ada olabilir. Ama diğer taraftan 65 milyonun AB’ye üye olup, yaşam standartlarını yükseltmek, zengin bir ülke haline gelmek hedefi de vardır. Kıbrıs nedeniyle bu hedefi kaybetmemek gerekir”[9]demiştir. Türk medyasının popüler simalarından Serdar Turgut da “Türkiye’nin genelini bilemem ama Kıbrıs’ı satalım mı diyen var mı sorusuna ‘Evet, Kıbrıs’ı satalım’ diyen en azından bir kişi var. O da benim”[10]diye yazmaktadır.

Türkiye, içeriden çökertilirken dışarıdan da -artık uyarılara değil- tehditlere maruz kalmaktaydı. Türkiye’de ilhak dâhil adada çözüm için tartışmaların yapıldığı dönemde Yunanistan, Türkiye’nin adayı ilhakı halinde devreye Yunan Silahlı Kuvvetleri’nin gireceğini söylemekteydi. AP üyesi Fransız Jean Charles da “Türkiye’nin adayı ilhakı savaş nedenidir”[11] diyordu.

Bütün bu demeçler verilirken adada görüşmeler yeniden başladı. Bu arada Türk tezinde bir değişme olmuştu. Türkiye artık daha çok “konfederasyon” üzerinde duruyordu. Kıbrıs konusu üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Erol Manisalı bu durumun gerekçeleri üzerinde durmakta ve şöyle demektedir

“İki devletli yapı içinde bir yakınlaşma, çözüm söz konusudur. Bunu kabul etmeyenler, adada barış değil, yeni ve büyük sorunların kışkırtıcılığını yapmaktadırlar. Bugüne kadar yürütülen federasyon çalışmaları, Avrupa Birliği-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi üyelik görüşmeleri ile zaten anlamını tamamen kaybetmiştir. Öte yandan Rumlar, federasyonu görüşür ‘görünürken’, Türkiye’nin ve KKTC’nin altındaki zemini yavaş yavaş kaydırmaktaydılar. 1993’ten beri de Yunanistan ile GKRY arasında fiili bir askeri ‘entegrasyon’ uygulanmaktadır. Adada Yunan üsleri, ortak manevralar, adaya yığılan Yunan silahları herkesin gözü önündedir. Adada bugün, A’dan Z’ye iki devlet, iki ayrı egemen yönetim bulunmaktadır…Varsayalım ki federasyon kuruldu ve federasyon AB’ye girdi. Türkiye’ye ve Kıbrıs Türklerine ne güvence verilirse verilsin bu federasyon AB içine girdikten sonra şunlar olacaktır: 1) AB hukuk düzenine göre artık AB Parlamentosu, AB Konseyi tek taraflı karar alıp, biz bu federasyonu Rumların talebi üzerine şöyle şöyle değiştirdik diyebilir. Çünkü artık, bu AB’nin, bir ‘iç sorunudur’, dışarıdaki Türkiye’nin bir şey söyleme, yapma hakkı yoktur. 2) AB içine girmiş bir Kıbrıs Federasyonu, artık, Türkiye ile bağları tamamen koparılmış bir devlettir. Türkiye adadan dışlanmış olacaktır. 3) Federasyonun bir ayağı olan Kıbrıs Türklerinin, AB içinde hiçbir hakları olamaz. Hakları olabilmesi için KKTC’nin, bağımsız bir devlet olarak AB içinde yer alması gerekir. Olsa olsa, yalnızca ‘azınlık hakları’ olur, aynen Batı Trakya’daki Türkler gibi”[12]

2002 yılı boyunca Ada’da sürdürülen görüşmelerde Türk tarafı önce Nisan ayının sonunda sonra da Eylül ortalarında olmak üzere iki defa bu görüşler çerçevesinde ürettiği çözüm önerilerini Rum tarafının önüne koydu. Ancak her iki defasında da Rum tarafı bu önerileri reddetti. Rumlar açısından mesele oldukça basit görünüyordu. Rumlar AB’ye girişi her halükârda garanti etmiş durumdaydılar ve Türkiye’yi öfkelendirmeden bu sürecin tamamlanması gerekiyordu. Ayrıca kendi açılarından en uygun AB çözümünün ancak ve ancak Türkiye’nin bu sürecin içerisinde tutulması sayesinde elde edilebileceğini biliyorlardı. Nitekim Rumlar tamamen zamana oynadılar. Ne kendileri tez ürettiler ne de Türk tarafının tezlerine olumlu yanıt verdiler ve sonuçta Annan Planı’nın ortaya atılmasını beklemiş oldular.

Annan Planı

Kıbrıs Meselesinde Annan Planı

Kıbrıs Meselesinde Annan Planı

BM Genel Başkanı Annan tarafından Türk ve Rum taraflarına verilen Annan Planı, hem adanın AB’ye girişine onay veren hem de bunu büyük ölçüde Rum tezleri çerçevesinde gerçekleştiren bir yapı oluşturuyordu. Buna göre Türk tarafı planın bazı bölümlerinde siyasi yönden eşit olarak anılmakla birlikte, siyasi eşitliğin olmazsa olmazlarından olan veto hakkı sulandırılıyordu. 1960 sisteminde veto hakkı doğrudan Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı’na verilmişti ve Türk tarafı gerekli gördüğü durumlarda bu hakkını kullanmaktan geri durmamıştı. Bu defa veto hakkı oldukça dolambaçlı bir şekle sokulmuş durumdaydı. Plana göre parlamento iki kanattan oluşuyordu. Üyeler alt kanada doğrudan seçimlerle gelirken, bir tür senato durumundaki üst kanatta ise üye sayısı yirmi dörder olmak üzere eşit dağıtılıyordu. Böylece bir tür veto mekanizması oluşturuluyordu. Ayrıca merkezi devlet büyük yetkilerle donatılmış olduğu ve bu merkezi devlette de Rum hâkimiyeti öngörüldüğü için planın Türk tarafının kabul edebileceği bir yapıda olmadığı açıktı. Ayrıca, bu plana göre Türk tarafından istenilen toprak tavizleri kabul edilemez nitelikteydi. Türk tarafının elinde bulundurduğu toprakların yaklaşık dörtte biri bu plana göre Rumlara verilirken, bu topraklar üzerinde yaşanan yaklaşık altmış bin kişi evlerini, işyerlerini, bahçelerini ve tarlalarını kaybediyorlardı. Bu araziler KKTC topraklarının yüzde yirmi üçü civarında olmakla birlikte, KKTC’nin ekilebilen topraklarının yüzde yetmişine ulaşmaktaydı. Ayrıca su kaynaklarının da yüzde yetmiş beşi kaybedilmiş oluyordu. Üstelik bu arazilerden çıkacak insanların başka yerlere nasıl yerleşecekleri ve bu yerleşmenin nasıl finanse edileceği planda öngörülmemiş durumdaydı. Bütün bunlara, Mülkiyet Kurulu yoluyla evlerini kaybedecek Türkleri de eklediğimizde karşımıza büyük bir nüfus göçü ve büyük bir ekonomik yıkım çıkıyordu. Zira plana göre Kuzey Kıbrıs’ta tapusu olan bütün Rumlar, oluşturulacak Mülkiyet Kurulu’na başvurmak suretiyle mallarını geri talep edebileceklerdi. Kuzey’deki tapuların neredeyse yüzde yetmişlik kısmı 1974 öncesinde Rumlara ait olduğundan Kuzey’deki Türklerden evini, işyerini bağ ve bahçesini kaybedecek olanların sayısının da yaklaşık olarak altmış bin civarında olacağı tahmin ediliyordu. Bu durumda planın uygulanması ile birlikte iki yüz bin civarındaki bir Türk nüfusundan yaklaşık yüz yirmi bin ila yüz otuz bini evsiz, barksız kalacak ve işyerlerinden çıkartılmış olacaklardı. Planın güvenlik ve garantilerle ilgili kısmı da Türkleri tatmin etmekten oldukça uzaktı. Bu plana göre adada görev yapan BM Barış Gücü, olağan üstü yetkilerle donatılıyor ve planın uygulanmasında bu yetkilerini kullanması sağlanıyordu. Öte yandan adada görev yapacak Türk askeri sayısı o derece azaltılmış ve bunların yetkileri de bir o kadar kısıtlanmış durumdaydı ki bunların vazifesi adeta dışarıdan Kıbrıs Adası’na gelmesi muhtemel bir taarruzu durdurmak şekline dönüştürülmüştü. Buna ilaveten Türkiye, AB üyesi değilken ve kısa sürede de AB üyesi olamayacakken, AB’ye giren bir Kıbrıs devletinin garantörü haline geliyor ve Kıbrıs devletini AB içerisinde tutmayı garanti ediyordu. Dolayısıyla planın garantilerle ilgili kısmının da Türk tarafını tatmin etmesi pek muhtemel görünmüyordu. Ancak plan gerek Türkiye’de gerekse Kuzey Kıbrıs’ta büyük heyecan yarattı. Türk medyasının yönlendirmesiyle Annan planı “Kurtuluş Planı” olarak görülmeye başlandı. Türkiye’de hükümet, Kuzey Kıbrıs’ta da muhalefet planı destekliyordu. Rauf Denktaş ise plana açık bir şekilde karşıydı. Türkiye’nin ve Türklerin aleyhindeki bütün maddeler medya tarafından halkın gözünün önünden uzaklaştırıldı. Öyle ki plana ulusal duyarlılıkla karşı çıkanlar “statükoculuk” ve “hainlikle” suçlanır duruma geldiler. Kıbrıs Türkü’nün haklarını korumaya hayatını adamış Cumhurbaşkanı Denktaş “dinozor” olmakla suçlanırken Kıbrıslı Türkler arasında “Rum Talat” diye anılan Başbakan Mehmet Ali Talat “vizyonu geniş”, “ileri görüşlü lider” diye tanımlanıyordu. Bütün bunlar olurken Eski Rum Başbakanı Klerides, Fileleftheros gazetesine verdiği demeçte Annan Planı taraflara sunulmadan içeriğini öğrendiklerini, “Şu veya bu konuyu içerirse biz onu reddedeceğiz” dediklerini ve planda değişiklik yapılmasını sağladıklarını itiraf ediyordu.[13]Ancak nedense Türk medyası bu skandalın üzerine gideceğine Türklerin haklarını korumaya çalışan aydın ve siyasetçilere saldırarak başka bir skandala imza atıyordu.

Sonuçta adada her iki toplumun da katılacağı ve Annan Planının uygulanıp uygulanmayacağına dair kararın verileceği bir referandum düzenlenmesine karar verildi. Bunun üzerine 24 Nisan 2004’te yapılacak referandumdan önce Türkleri anlaşmayı onaylamaya itmek için büyük bir kampanya başlatıldı. Mitingler düzenleniyor, karşıt görüşlere gayrı resmi sansür uygulanıyor, gazetelerde plan onaylanırsa Türklerin ne kadar çok şey elde edecekleri anlatılıyordu. AP Yeşiller Grubu’ndan Cohn Bendit “Rumlar ‘hayır’ derse kuzeye siyasi ve ekonomik ambargonun kalkmasını sağlamalıyız. Kuzeyin Güney’in esiri olmasına izin veremeyiz” [14]diyordu. ABD’den bir üst düzey yetkili de “Türklerin ‘evet’, Rumların ‘hayır’ demesi halinde Kuzey’e uygulanan ambargonun fiilen delineceğini”[15] iddia ediyordu. Verheugen ise bu durum için:”…Kıbrıs’ın bölünmüş bir ülke olması ve AB’yi işgal eder duruma düşmesi nedeniyle Türkiye suçlanamaz. Kıbrıs’ın bölünmüşlüğünün faturası Rum tarafına kesilmeye başlanabilir”[16]demişti.

Türkiye’de de hükümet ve sermaye çevreleri referandum öncesi inanılmaz vaatlerde bulunuyorlardı. TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı “Referandumda ‘evet’ oyu çıkarsa, yatırımlar ve ticaret artacaktır” derken TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu “Rumlar ‘hayır’ derse, bu sefer KKTC’ye uygulanan ambargoların kalkması ve uluslararası arenada devlet olarak tanınması söz konusu olacaktır” şeklinde yorumda bulunuyordu. Başbakan Recep Tayip Erdoğan “Rum tarafı Annan planına ‘hayır’ derse çok zor durumda kalacaktır. KKTC’yi Türkiye tanıyordu, şimdi herkes tanıyacak” derken dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül “Referandumda Türk tarafından olumlu, Rum tarafından olumsuz sonuç çıkması durumunda ilk olarak ambargoların kalkması sonra da KKTC’nin tanınması dışında başka bir yol söz konusu değildir” şeklinde konuşuyordu. Hazine’den Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan da “Kuzey Kıbrıs referanduma ‘evet’, Rum kesimi ‘hayır’ derse, AB sürecinde Kıbrıs artık sorun olmaktan çıkacaktır. Bu artık AB ile Rum kesimi arasında bir sorun haline gelecektir” diyordu.[17]

Referandum sonucunda Türkler plana “evet” derken Rumlar büyük farkla “hayır” dediler. Bu sonucun hemen ardından Recep Tayip Erdoğan “Ben, uluslararası camiada artık Kıbrıs Türklerine bugüne kadar yapılan tecrit politikalarının bugünden itibaren bittiğine inanıyorum” derken Abdullah Gül “Kuzey Kıbrıs için ekonomik ambargoların kalkmasından sonra siyasi ambargolar da kalkacak. Adım adım hepsi olacak… Ortaya çıkan yeni durumdan sonra Avrupa Konseyi’nde Türk milletvekilleri de oturumlara katılacak” şeklinde yorumda bulunuyordu.[18]

Elbette bunları hiç biri gerçekleşmedi. Avrupa Birliği ve ABD’nin vaatleri boş çıktı. Referandumdan sonra birkaç gün dış basında Türk hükümetine ve Kıbrıslı Türklere övgüler düzen yazılar çıktı. Ancak vaatlerin yerine getirilmesi için hemen hiçbir şey yapılmadı. Ne ambargo delindi ne KKTC siyasi olarak tanındı. Türkiye’nin eli güçlenmedi, Rumların eli de zayıflamadı. Türk halkı medyanın ve iktidarın yalanlarıyla kandırılmıştı. Gerçekleri gören ve “kral çıplak” diyen aydın ve araştırmacılarsa “statükocu”, “gerici” gibi suçlamalarla karşılaşıyordu.

Referandumdan sonra Kıbrıs Rumları, adanın tek hâkimi olarak AB’ye kabul edildiler. Türkiye ise hala kapıda bekletiliyordu. Aralık 2004’te Türkiye ile müzakerelerin başlatılmasına karar verildi. Rumlar veto haklarını kullanmadılar ancak Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımadığı sürece müzakere sürecinin tamamlanmasına izin vermeyeceklerini açıkladılar. AB’nin Aralık zirvesi’nden Rumlar yine kazançlı çıkmıştı. Fakat ne gariptir Türk Hükümeti de zafer elde ettiğini öne sürüyordu. Elbette ki Rum ve Yunanlıların zaferi gerçekti ve somut bir anlam taşıyordu. Türk Hükümeti’nin zaferiyse olabildiğince “sanal” idi ve gündüz vakti Ankara Kızılay’da hava fişek patlatılarak kutlanacak kadar belirsiz ve anlamsızdı.

Günümüzde Kıbrıs Meselesi

Bugün Kıbrıs Rum Kesimi, adanın tümünü temsilen AB’ye üyedir. Türkiye ise koparılan onca fırtınaya rağmen ilerleme sağlayamamış olup AB’ye girmek için Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımak zorundadır. Her ne kadar bugünlerde Kıbrıs meselesi gündemden düşmüş olsa da yakın bir gelecekte uygulanan teslimiyetçi politikaların faturası genç kuşaklara çıkarılacaktır. Elbette Kıbrıs Türkü de içine düşürüldüğü kumpası er geç anlayacaktır. Ancak muhtemelen bulundukları noktadan geri dönüş mümkün olmayacaktır.

Yazar : Gönenç U.

[1] Girit Oyunu ve Kıbrıs, Akdeniz Haber Ajansı Yayınları, cilt:11, Kasım 2000, sf. 251

[2] A.g.e. sf. 252

[3] David Philips, “Kıbrıs Sorunu”, 20.yüzyıl Tarihi, Arkın Kitabevi, sf. 966

[4] Doç. Dr. Hüner Tuncer, “Kıbrıs’ın AB üyeliği Yasal Değil”, Cumhuriyet, 06 Aralık 2001

[5] AB Türkiye’den Ne İstiyor?, Türk-İş Yayınları, sf. 3

[6] A.g.e., sf. 4

[7] Aydınlık, 08 Ekim 2000

[8] “Boyner: Vatan Sadece Harita Değildir”, Hürriyet, 08 Ekim 2001

[9] “Hem Onlara Hem Bize”, Hürriyet, 27 Kasım 2001

[10] Serdar Turgut “Kıbrıs’ı Satalım”, Hürriyet, 14 Kasım 2001

[11] “AGSP’de Kıbrıs’ta Çatışma Korkusu” , Cumhuriyet, 09 Kasım 2001

[12] Erol Manisalı, “Kıbrıs’ta Oynanan Oyunlar” , Cumhuriyet, 27 Ocak 1999

[13] “Klerides’ten İtiraflar “, Sabah, 29 Eylül 2003

[14] “Rumlar hayır Derse Kuzeyle İlişki Kurulur”, Milliyet, 22 Nisan 2004

[15] “ABD: Ambargoyu Deleriz”, Milliyet, 10 Nisan 2004

[16] “Türklere yardım ederim” , Milliyet, 16 Nisan 2004

[17] Orhan Erinç, “Bu Kez De Bizimkiler”, Cumhuriyet, 18 Ekim 2004

[18] A.g.e.